Ordu-Maçka
Karadeniz Turu 5. Gün
29 Haziran 2018
Ordu Öğretmenevi’ndeki yeni sabaha hazır kahvaltıyla başladık. Kahvaltının keyfi mönü de değil, en üst kattan Karadeniz manzarasını seyrederek çayı yudumlamaktaydı. Hızlıca toparlanıp bugünkü programımız Giresun şehir merkezini gezip ardından Maçka’da Livera Camping’e ulaşmaktı.
Ordu’dan çıkmadan fındık ve fındık ezmesi almak için Gürsoy fındığın Kazım Karabekir Caddesindeki satış yerine uğradık. Nerdeyse seyahatimizin büyük kısmında bize eşlik edecek atıştırmalık ikmalini buradan sağladık. Ardından Karadeniz sahil yolundan Giresun’a doğru yol aldık.
Giresun’da Ufak Bir Gezi
Çok uzun sürmeyen bir yolculukla Giresun’a ulaştık. Giresun’un sıkışık, dar sokaklarından arabayla kalesine kadar çıkılıyor. Burada otopark ve kafeterya da bulunuyor. Ama bu kalenin en güzel tarafı çamların altında kalenin etrafına gezebileceğiniz bir parkuru ve surlarından Karadeniz manzarasını izleyebileceğiniz yerler olması. Çocuklarla özellikle yağmurlu havalarda arabadan in bin ne kadar zor olsa da bu tür molalar iyi oluyor. Hem hava alıyorlar hem arabanın içindeki sıkışıp kalmıyorlar. (Ahh katlanırlarımız ahhh havadar havadar ne güzel turlayacaktık.)

Kaleden sonra çarşısında bulunan ve çok methedilen Mustafa Patar Kadayıfçısı’na uğrayıp sütlü kadayıfının tadına bakalım dedik. Lakin sütlü şerbeti yiyince şişmiş ve yumuşamış kadayıfı görünce tadımdan vazgeçtik. Zira sütlü kadayıfın bol tereyağlı ve gevrek olanına daha doğrusu en güzel haline rahmetli kayınpederim Gonya eşrafından Gadifçi Osman Kutlu alıştırmıştı bizi. Şimdi de kayınvalidemiz sayesinde kadayıfın lezzetini unutmuyoruz. (Bu konuda kızları mı ne yapıyor? Deneysel kadayıf çalışmalarında bizleri kobay olarak kullanmaya devam ediyorlar.) Elbette tercih meselesi bu tarzda yapılan sütlü kadayıfı beğeniyorsanız bu mekanı ziyaret edebilirsiniz ama otopark problem, dikkat edin.
Giresun’dan Maçka’ya olan yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ettik. Kuzular kale yürüyüşünden ve temiz havadan sonra arabada kısa sürede uyuyakaldılar. Bu şekerlemeler onlara iyi geldiği gibi bazen kafa dinlemek için bize de iyi geliyor. Çocuklar uyuduğu için yol üzerinde ne kaçırdık dersek Tirebolu’da çay içemedik o kadar. “Çay mı, sessiz yolculuk mu?” derseniz km arttıkça sessizlik tercih ediliyor.
Akçabat Köftesi
Akçaabat’a geldiğimizde karnımız acıkmıştı yemek için buradayken köfteden başka bir şey düşünmedik. Mekan olarak yerel halkın tercihi çarşı içindeki Komaroğlu köfteye gittik. Turistik bir yer değil. Ayran ikram. Piyazın üstünde saç gibi incecik kıyılmış bol kıvırcık var. Emek yoğun bir piyaz yani ve tüketicinin de bu emeğe kıvırcıkların altındaki fasulyeye ulaşırken göstereceği çabayla ortak olmasını isteniyor. Pekiyi köfte nasıl? Gayet normal. Bu sofrada beni etkileyen piyaz oldu. Beni resmen ve hayalen çocukluğuma götürdü. Çok değil otuz yıl öncesinde babam (Alllah sağlıklı ömürler versin) Ümraniye’de bir köfteciye götürmüştü ve orada da aynı ince doğranmış bol kıvırcıklı piyazı babamla yemiştik, yeşilliğin altındaki fasulyelere ulaşmak yine zor olmuştu (köfte pişerken kurufasulyeler tükenip bitmesin diye düşünülmüş bir oyalama taktiği mi acaba) ve bu durumu aramızda konuşup sonrasında da babam garsona söylenmişti “Böyle piyaz mı olur!” diye.
Bir piyaz yüzünden gezi notları daha ne şekil alacak derseniz maalesef biraz daha bekleyeceksiniz. Bu piyaz ve bu hatıra beni tur bitince Ümraniye’ye götürdü gittim dükkanı buldum ve tabelasında “Akçaabat Köfte” yazıyordu. Bin km ve otuz yılda değişen hiçbir şey yok. Değişmeyen tek gerçek otuz yıl önce hakiki, has, öz, katışıksız Akçaabat piyazını Ümraniye’de yemiş olmaktı. Ya asıl marka değeri, coğrafi işaretli ürün köfte nasıl? Gayet normal (dejavu değil tekrir! [“efendim tekrir değil tekrar.” olacaktı diyenlere ek bilgi: tekrar edilen ifadelerin bir arada kullanılması sanatına tekrir denilir.] Piyazdan Ahmet Mithat’a bağladık Allah sonumuzu hayretsin!) “Aminn!!!” nidalarıyla sofra duasını yapıp yola koyulmak üzere arabaya geldik.
Akçaabat çarşıda yol kenarına arabayı park etmiştik. Değnekçiden bozma bir genç bize yaklaşıp otopark ücreti talep etti. Ne resmi kıyafet var ne makbuz var ne levha var. Bu muhteşem üçlü olmayınca tartışma kaçınılmaz. (Köfte, piyaz, ayran üçlüsünden sonra hiç çekilir değil.) Hülasa değnekçimsi genç makbuzumsu bir şey getirdi, on beş dakika onu beklerken biz de esnaf ziyaretinde bulunup park etme ücreti hakkında aldığımız bilgiler neticesinde belediyenin bir ayıbı olduğunu öğrendiğimiz bu uygulamanın 5 tl’lik ödemesini yaparak Akçaabat’a elveda dedik.
Trabzon’a Ufaktan Merhaba
Akçaabat’tan Trabzon’a geçtik, gezmek için değil alış veriş için. Rüştü’nün Fırını’ndan Trabzon ekmeği ve mısır ekmeği aldık. Mısır ekmeği Fatsa’da yediğimizki kadar hoşumuza gitmedi. Yalnız fırının tavsiye ettiği “On Numara” adlı şarküterinin ürünleri iyiydi. Tereyağ, bal, yerel peynir çeşitleri aldık. Bizimle burada ilgilenen arkadaş hoş sohbetli birisiydi hatta bize ürünleri günlük porsiyonlar halinde hazırlayarak verdi.

Hamsiköy Sütlacı
Alış verişimiz bittikten sonra Hamsiköy’e gidip ağzımızı biraz tatlandıralım dedik. Yol boyunca manzara çok güzeldi özellikle Hamsiköy’e yaklaştıkça daha da güzelleşti. Bulutlarla yeşilin bin bir tonunun dalgalanışı muhteşemdi.
Trabzon’dan Hamsiköy yaklaşık 50 km ve sürekli tırmanıyorsunuz. Hamsiköy’de “Yayla Lokantası Osman Usta”ya gittik. Burada fırın sütlaç yapılmıyor, hakiki sütlü aş yiyorsunuz. Mis gibi sütün tadına doyuyorsunuz. Turistik bir yer değil. Sütlacı yapan ablaların ve kızlarının hizmette kusur etmemeye çalıştığı bir mekan. Lokantanın önünde bir sıra araba park edecek kadar yer var.

Maçka’da Kamp
Damaklarımız şenlendikten sonra Maçka’da konaklayacağımız Livera Camping’i bulma zamanı geldi. Google maps maalesef bu tür mekanlarda bazen yardımcı olmuyor. Bugün de o günlerden birini yaşıyorduk. Ordan mı tırmanacağız burdan mı derken dar bir yolda bulut arasında yağmur altında kalınca tırmanmaktan vazgeçip Maçka’ya dönmeye karar verdik. Yol üstünde gördüğümüz birkaç kamp yeri vardı. Önceliği Sümela Camping’e verdik. Önceliği vermemizin sebebi derli toplu temiz bir mekana benzemesiydi. Lakin bunun için istenen ücret ve iletişim tarzı bütün odaları dolu 5 yıldızlı otel fiyat ve kendini otelin sahibi sanan resepsiyon görevlisi muhabbetine evrilince mekanı sahipleriyle baş başa bıraktık. Hemen yanı başındaki Pala Dayının Yeri’ne uğradık, burada önce iki çadır için 100 tl istendi, iyi biz gidiyoruz kalın sağlıcakla diyince birden 60 tl’ye düştüler. Biz de bu geceyi burada geçirmeye karar verdik.
Hamsiköy’den burası 35 km kadar. Çok düzenli bir kamp alanı değil. Tuvalet pis, doğru düzgün yemek hazırlayacak bulaşık yıkayacak yer yok ama ağaçların altında çadır kurabileceğiniz güzel bir bahçesi var. Bu konforsuz bir hayat için gayet konforlu bir manzaraydı.
Kuzuların en büyük eğlencesi yavru köpekler ise cabası.
Hele sonradan gelen İngiliz motorlu kampçılar bizi Japonya’da teknoloji fuarına gitmiş mühendisler gibi hissettirdi. Benzinli ocaklarını nasıl kullandıklarını, thermarest ultralite cot’un (mat mı desem yatak mı desem) ne kadar rahat bir şey olabileceğini gözlemledik. Karnımızı tarhana çorbamız ve taze ekmeğimizle doyurduktan sonra ufak bir yürüyüş yaptık.

Biz çay keyfine geçmeden miniklere kitapları okundu. Hem yorgunluktan hem temiz havadan daha önemlisi biriken anıların yükünden kolayca uyuyuverdiler. İngiliz misafirlerimiz de bayağ anı biriktirmiş olacak ki sessiz geceyi bölen horultuları çay sohbetimize eşlik etti. Şunu da anladık ki dilimiz ne olursa olsun horultumuz aynı. Globalleşen dünyada İngilizce anlaşmak yerine horuldaşsak keşke. Ya da Google çeviri programlarına alternatif olarak 5 yiğidimiz horultu dilini tüm dünyada yegane iletişim aracı haline getirecek yazılımı üretse. Uyku vaktimizin çoktan geçtiği yürütemediğimiz fikirlerden ortaya çıkınca biz de çadırlarımıza çekildik. İngiliz horultularını William Shakespeare’in soneleri gibi dinleyerek sultanlığa doğru kısa süreli görkemli yolculuğumuza çıktık. “Sen benimdin: rüyanın görkemleriyle doldum. / Ben uykuda sultandım, uyanınca hiç oldum.”







