Borçka Karagöl
Karadeniz Turu 9. Gün
3 Temmuz 2018
Bir kamp yeri bu kadar hızlı özümsenip benimsenir mi? Anlatım bozukluğu yaptıracak hatta Cancık Pansiyon ailesiyle helalleşip elveda derken duygulanacak kadar yüreğimizde iz bırakan bir yerden bahsediyorsak cevabımız elbette kocaman “EVET !”. Hızlı bir kahvaltıyla yola buruk bir şekilde koyulduk. Buruktuk ama hızlı da olmalıydık zira yol uzun durak fazla idi. Hızlı olmalıydık ifadesi gözünüzü korkutmasın tur firmaları ve rehberlerinin hızından elbette bahsetmiyorum. Özgül tur hızımızla kıyaslama yaparak kullanılmış bir zarftı. Anlatım bozukluğu, zarf derken yine Ahmet Mithat’a bağladım.


Yol uzun Artvin Borçka Karagöl’e 147 km’lik bir rotamız vardı. Cancık’tan Çamlıhemşin’e kadar yol kalitesi düşük ve yol oldukça dar ve virajlı. Çamlıhemşin’e gelmeden önce özel bir koruma alanı oluşturulmuş Şimşir Ormanı’nda duraklıyoruz. Her yer Şimşir ağacı. Elimizdeki Şimşir kaşıkların kıymetini bilmediğimiz bir hazine olduğu bu ağaçlardan anlaşılıyor.

Zil Kale
Şimşir ormanından Zil Kale’ye geçiyoruz. Burada bu kale ne arıyor diye düşünmeden insan kendini alamıyor. Kale duvarlarına tırmanıp vadinin güzelliğine kendimizi teslim ediyoruz.

Çifte Kemer’e Doğru…
Zil Kale’den Arhavi Çifte Kemer köprüsüne kadar durağımız yok. Çifte Kemer mutlaka görülmesi gereken bir yer. Doğanın sertliğiyle işçiliğin zarafetinin kesiştiği, sanatla zanaatın buluştuğu bir köprü.


Köprüden sonra biraz daha içerilere girip Mençuna Şelalesi’ne gitmeye çalışıyoruz. Bu yol belki de bu seyahatte gördüğümüz en dar yol. Bir tarafınız dağ bir tarafınız dere betondan dar bir yol üzerinde gidiyorsunuz. Şelaleye ulaşmadan arabayı yol üstünde bir yere park edip –park yeri yok yolda müsait bir yere arabayı bırakıyorsunuz, hatta arabayla manevra yapıp dönecek yer bile çok dar- asma köprüyü ve toprak patikayı yürüyerek şelaleye ulaşmanız gerekiyor. Maalesef biz bu parkuru kuzular yolda uyuyakaldıkları için gidemiyoruz.



Mençuna Şelalesi’nden Hopa’ya doğru dönüyoruz. Hem öğlen hem ikindi burada cem oluyor. Vedat Milor’un övdüğü bir mekan olan Kristal Pide salonunda karnımızı doyurmak istiyoruz. Bazen Vedat Bey’e şaşırmıyor değiliz. Lezzet vasata ulaşmıyor hatta canım pideyi pizzalaştıracak deneysel çalışmaları da var. Afiyet olmadı velhasıl.
Karagöl Yolu Yokuştır…
Hopa’dan Borçka’ya devam ediyoruz. Yol gayet güzel ve rahat. Borçka’da alış verişimizi yapıp Karagöl Tabiat Parkı’na doğru yol alıyoruz. Zafira Zafira Zafira yolların nazlı arabası/ Zafira Zafira Zafira kalp çarpıntısı. Bu mısralar neyin nesi mi? Zafira’nın yolda teklemesinin bizdeki derin izi, Zafira’nın satılma sebebi. Biz korka korka, Zafira’yı sağa çekip dinlendire dinlendire Karagöl Tabiat Parkı levhasından asfaltı terk edip Arnavut kaldırımlı yola giriyoruz. Bu yol biraz dar, iki araç geçer ama bazı yerlerde yukardan düşen taşlar dikkatli olmanızı gerektiriyor.
Karagöl’de geniş bir otopark alanı var. Bu kadar turist gelen bir yer için normal. Biraz hızlı olalım lütfen, aile pozumuzu alalım! nidaları olmadan gölü keşfe çıkıyoruz.


Tesislerin olduğu yerde restaurant, mescid, WC, iskele, çardak gibi hem dinlenecek hem manzarayı izleyeceğiniz yerler var. Çalışanlardan, geceleyin bu alanda kamp kurabilir miyiz, sorusuna olumsuz cevap alıyoruz. Hatta göl kenarında bile kamp yapılmasına -şu fotoğraf karelerindeki meşhur çadırlı Karagöl pozunu hatırlamanızı rica ediyorum.- izin verilmiyormuş.
Kamp Yeri Krizi
Nerdeyse akşam olmak üzereyken bu cevapları alınca Mahmut bir yana ben bir yana dağılıp -zihnen ve bedenen- kamp yeri aramaya başlıyoruz. Ben çocukların rahat edeceği bir yer bulamadım ama Mahmut çalıların arkasında genç bir kampçı bulmuş. Köpeğiyle kamp yapan biri burada vahşi hayatın devam ettiğini, köpeğinin onu koruduğunu, dikkat edilmesi gerektiğini, su yollarından ve çöp kutularından uzak durulması gerektiğini, daha düz bir alanda başka bir ekibin daha olduğunu onların yanında rahatlıkla kamp kurabileceğimizi salık vermiş. Alternatif olmadığından tarif edilen kamp yerini bulduk ve tesislerin olduğu yere tekrar döndük.
Çocuklar anneleriyle göl gezintisine çıkmışlar biraz bekledik akşam saatlerinin loşluğuyla sis bastırınca bizim gezginler -bizim kayıplar mı deseydim.- meraktan bizi öldüreyazdı.

Telefon çekmez, göz gözü görmez biz de düştük yollara onları aramaya. Mahmut arama faaliyetleri esnasında tilki görmüş Allah’tan bizim çocuklardan kırmızı başlık takan yok ve bu tilki de çok sıska canım diye teselli bularak endişeli arayışına devam etmiş. (Amerikan belgesellerine benzedi biraz. Acaba Mahmut’la Osman eşlerine ve çocuklarına kavuşacaklar mı? Bu ayak izleri Çakal sürüsüne mi ait yoksa Ayı kafilesine mi? Bulutların ardındaki ışık Dolunay mı? Şu ağaca sırtını dayayıp kaşınan kurt adam mı? derken) Hava iyice karardı yarım saat geçti, şükür kavuştuk ama hepimizin ömründen ne eksildi Allah bilir. Bu yorgunluk ve asabiyetle bir şeyler hazırlayıp yedik ama içimiz içimizi yediğinden yediklerimizin pek keyfiyeti yoktu. Bugün yediklerimizden bir şey anlamayınca bir de günün yorgunluğuyla üşümeye başlayan ahali biraz ısınmak için mescide geçtiler biz de çadır kurmaya.

Bu kamp ilk vahşi kampımız diyebiliriz. Fenerlerimizin yardımıyla çadırları kurduk daha sonra çocukları da alıp geldik. İn cin top oynuyor, zifiri karanlık, sis ve tam ormanın içi aklımızda vahşi hayata dair sorular var ama hepsi cevapsız bir şekilde yorgunluğumuza ve gerginliğimize yenik düşen zihnimizde çadırımızın üstünden zıplayan ilk kurtu göremeden derin bir sessizliğe gömülüyor. Çatın sakinliğiyle başlayan gün KARAgöl’ün gerginliğiyle son buluyor.



















