İsveç Topraklarına Merhaba: Feribot Kuyruğundan Kuzeyin Dingin Kıyılarına
13 Temmuz – Turun 9. Günü
Sınırlarda Sabah Telaşı: Danimarka’ya Veda, İsveç’e Merhaba
Kuzey rüzgarlarının penceremizi hafifçe titrettiği serin bir sabahla güne başladık. Günlerdir yollarda olmanın verdiği o tatlı yorgunluğu üzerimizden atıp, rotamızı bu kez İskandinavya’nın bir başka incisi olan İsveç’e çevirdik. Sabah erkenden arabamızı yükleyip yola koyulduğumuzda gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı ama içimizdeki macera ateşi her zamanki gibi taptazeydi. Limana ulaştığımızda bizi karşılayan o meşhur “Check-In” tabelaları ve otomatik geçiş gişeleri, yeni bir ülkeye adım atmanın heyecanını iyice katladı.

Sıraya girip feribot saatimizi beklerken, yolculuğun en klasik ve en samimi anlarından birini yaşadık. Yolculuk demek, biraz da arabada yapılan ayaküstü kahvaltılar demekti. Evden hazırladığımız, pratikliğiyle hayat kurtaran dürümümüzü çay eşliğinde paylaşırken, limandaki diğer gezginleri izledik. Karavanlar, bisikletli gezginler ve bizim gibi macera peşinde koşan aileler… Herkesin gözünde aynı keşif heyecanı vardı. Kısa süre sonra kendimizi feribotun o devasa gövdesinin içinde bulduk. Geminin içine park edip üst katlara çıkarken, içerideki o düzenli ve sakin atmosfer İskandinav kültürünün ilk sinyallerini veriyordu.

İsveç Yollarında İlk Kilometreler
Feribottan tekerleklerimiz İsveç topraklarına bastığı an, tabelalardaki isimler de değişmeye başladı. Karşımızda uzanan E6 ve E20 otoyolları bizi Malmö, Stockholm ve Göteborg gibi büyük şehirlere davet ediyordu. Kuzeyin o uçsuz bucaksız, sakin yollarında ilerlerken doğanın büründüğü sadelik bizi hemen etkisi altına aldı. Yol kenarında uzanan sarı buğday tarlaları ve o tarlaların ortasında rüzgara inat tek başına dimdik duran, gövdesi rüzgarın yönüne göre eğilmiş yalnız bir ağaç… İskandinavya tam olarak buydu işte; az insan, çokça doğa ve her köşede insana huzur veren bir dinginlik.

Yol boyunca geçtiğimiz yerleşim yerlerinin tabelaları birer birer arkamızda kalıyordu. Varberg sapağını geçerken, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan meşhur Grimeton Radyo İstasyonu’nun tabelasını gördük. Zamanımız kısıtlı olmasa her sapaktan içeri dalıp yeni bir hikaye keşfetmek isterdik ama bugün hedefimiz kamp alanımıza ulaşıp doğayla baş başa kalmaktı. Göteborg’a yaklaştıkça gökyüzündeki bulutlar yerini tatlı bir aydınlığa bırakmaya başladı.


Yeşilin ve Mavinin Buluştuğu Yeni Evimiz
Öğleden sonra nihayet kıyı şeridindeki kamp alanımıza ulaştık. Arabayı park eder etmez hemen işe koyulduk. Bizim emektar yeşil çadırlarımızı kurmak artık çocuk oyuncağı haline gelmişti. Çocuklar da her zamanki gibi kamp alanının en büyük yardımcıları ve neşe kaynağıydı. Çadırlarımızı kurup, yanımıza mavi minibüsümüzü de çekince kamp köşemiz tam anlamıyla hazır oldu. Etrafta voleybol oynayanlar, karavanlarının önünde kahve içenler ve doğanın tadını çıkaran diğer kampçılarla birlikte burası adeta küçük, huzurlu bir köy gibiydi.

Çadır işini bitirir bitirmez kendimizi hemen sahil kenarına attık. Kuzey denizinin o gelgitli yapısı sahilde muazzam bir manzara yaratmıştı. Deniz çekilmiş, geriye gökyüzünün yansımasıyla adeta dev bir ayna gibi parıldayan sığ sular ve ıslak kumlar kalmıştı. Ayaklarımıza karasular inene kadar bu dingin kıyıda yürüdük. Suyun üstünde süzülen taşlar, gökyüzündeki dramatik bulutlar ve ufuktaki küçük adacıklar bize uzun süre sessizce izleyeceğimiz bir görsel şölen sundu.

Sahilde Küçük Keşifler ve Pil Bitimi
Çocuklar soğuk suya hiç aldırmadan paçaları sıvayıp kendilerini sığ sulara bıraktılar. Onların doğayla bu kadar kolay bütünleşmesini izlemek paha biçilemezdi. Kumların üzerinde yürürken karşımıza çıkan ilginç, kıvrımlı kum tepecikleri ise günün en eğlenceli keşfi oldu.

Deniz solucanlarının geride bıraktığı bu doğal sanat eserlerini incelerken adeta birer kaşif gibi hissettik. Deniz kıyısına doğru uzanan taşlardan yapılmış patika yolda yürürken, batan güneşin bulutların arasından sızan son ışıkları içimizi ısıttı.


Kamp alanına geri döndüğümüzde günün tüm yorgunluğu tatlı bir ağırlık olarak üzerimize çökmüştü. Bizim küçük ufaklık, yeşil kamp sandalyesine oturup derin düşüncelere daldığında onun bu sevimli “pil bitimi” halini gülümseyerek izledik. Akşamın geç saatlerinde bile gökyüzünün tam olarak kararmadığı o meşhur kuzey alacakaranlığında, kamp alanının kırmızı binasından sızan sıcak ışıklar altında günün değerlendirmesini yaptık. İsveç bize ilk günden huzuru, dinginliği ve doğanın en yalın halini sundu. Yarın yeni yollar, yeni keşifler bizi bekler; şimdi dinlenme vakti.

