Kuzey Makedonya (Kalkandelen-Mavrova-Ohri)

Nihayet Matka Kanyonu – 08.07.2024 Pazartesi

Pazartesi günü sabah namazını kıldıktan sonra, eşyaları toplayıp bir önceki gün gidemediğimiz Matka Kanyonu’na doğru yola koyulduk.

Orda bir köy var uzakta…
Dünkü kargaşadan eser yok

Üsküp’ten 25 km uzaklıktaki bu doğa harikasına vardığımızda saat 07.30 idi, kimsecikler yoktu etrafta. Erken saatte ulaşmamız dolayısıyla kanyonun girişine kadar aracımızla gidebildik.

Aaaa hala kimse yok 🙂

Heykellere doyduğumuz bir günün ardından, doğanın iyileştirici etkisiyle zümrüt yeşili suyu seyrederek sandviçlerimizi yedik.

Sabah, Sessizlik ve Huzur

Buranın en popüler aktivitesi tekne ile kanyonda turlamak.  Hatta dünyanın en derin sualtı mağarası olan Vrelo Mağarasına da uğranılıyormuş ama biz panoramik Avrupa turumuzda buna vakit ayırmadık. Bir gün önce kanyon gezisi sırasında taş düşmesi ve yaralanmaların olduğunu duymamız da bu tercihimizde etkili oldu tabi.

Matka Kanyonu

Saat sekizde Aziz Andrew Manastırına giden bahçe kapısı açıldı ve biraz da avluda vakit geçirdik. Kanyonda yaşayan akbaba ve kelkartallar koruma altına alınmış, endemik kelebek türlerine de ev sahipliği yapıyor.

Matka Aziz Andrew Manastırı

Biz kısa gezimizi bitirip geri dönerken otobüslü turlarla gelen ziyaretçi yoğunluğu başlamıştı. Saat dokuzda mekandan ayrılıp Kalkandelen’e doğru devam ettik. Yaklaşık 40 dakikalık bol yeşilli bir yoldan sonra şehre ulaştık.

Merhaba Kalkandelen

 Makedonya’nın  üçüncü büyük şehri olan Kalkandelen, diğer adıyla Tetova 14. yy’da Osmanlı topraklarına katılmış. Bu durumla bağlantılı olarak bölgede birçok cami ve dini yapı bina edilmiş. Bunlardan biri de Alaca Camii. Yerel dilde “renkli cami“  olarak bilinen mabet, içi ve dışındaki rengarenk desenleriyle süslü bir evi andırıyor.

1438’de inşa edilen caminin masraflarını Mensure ve Hurşide isimli iki kız kardeş karşılamış. Dönemin ünlü mimarlarından İshak Bey’in imzasını taşıyan bu eserde geleneksel mimariyi sadece minare yansıtıyor. Kahverengi kiremitli çatısı ve parmaklıklı dış duvarıyla, hiç boş yer kalmayacak şekilde iç duvarlarının bezemesiyle alışılagelenin dışında bir ibadethane. Hayırsever kız kardeşler caminin yanındaki üstü açık türbede yatıyorlar.

Kalkandelen’de bir Bektaşi Tekkesi

İkinci uğrak yerimiz Harabati Baba Tekkesi, diğer adıyla Sersem Ali Baba Tekkesi, Şar Dağlarının eteklerinde inzivasını sürdürüyor.

Rivayet odur ki; Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk hanımı Mah-ı Devran Sultan’ın kardeşi vezir Server Ali Paşa , gördüğü bir rüya üzerine padişaha vezirliği bırakmak ve Hacı Bektaş Veli Dergahına derviş olmak istediğini bildirir. Bunun üzerine padişah, “Bre sersem! Vezirlik bırakılır da derviş mi olunur?“ deyince Server Paşa; “Kabulümdür sultanım, varsın bana Sersem Ali desinler“ cevabını verir. Daha sonra Hürrem Sultan’ın ikbali ile Kalkandelen’e gelip bu tekkeyi kurar. Sersem Ali Baba’nın ölümünden sonra yerine Malatya’dan gelen Harabati Baba geçer.

Dergahın geniş bahçesinde yüzyıllar boyu tarım ve hayvancılık yapılmıştır. Kosova valisi Recep Paşa döneminde  gelişip önem kazanmıştır. Kalkandelen ve çevresinde Bektaşiliğin yayılmasında büyük etkisi olan tekke, bölgede önemli bir dini merkezmiş. Balkan harbine kadar faaliyetlerini sürdüren, ancak bu tarihten sonra harabeye dönen dergahı 1967’de Kalkandelen’deki bir tekstil fabrikası restore etmiş.

Olmazsa olmazımız…

Avluya yüksek bir kapıdan girdik ve terkedilmiş yapıları dolaşıp biraz soluklandık. Bahçesinin farklı köşelerini keşfederken Bektaşi büyüğü Abdülmuttalip Dede ile karşılaştık, sohbetinden nasiplendik. Saat 12 gibi tekrar yollara düştük Mavrova Milli Parkına doğru.

Abdülmuttalip Dede

Zorlu Mavrova Yolları

14.00’de vardığımız Mavrova Gölü ve yeşil dağlarının manzarası büyüleyiciydi. Burası, Makedonya’da yer alan üç milli parktan en büyüğüymüş.

Mavrova Milli Parkı

Gölün hemen kıyısında terkedilmiş vaziyette Old Mavrova Church diğer adıyla Aziz Nicholas Kilisesi var. Kışın su seviyelerinin artmasıyla gölün içinde kalıyormuş yapı. Çatısı olmayan mabet sessizliğin ve doğanın ortasında yapayalnız.

Arnavutlukla sınır komşusu olan bu güzel yerleşim yeri , hem yaz hem kış mevsiminde yüzbinlerce turisti ağırlıyormuş. Yol üzerinde kimsesiz bir kilisenin bahçesinde biraz vakit geçirdikten sonra Ohri’ye doğru ilerledik.

Ohri’ye Doğru

Tarihi Şehir Ohri

Saat 15.30’da hedefe ulaşmıştık. Arabayı park edip, öncelikle Ohri’nin en eski ibadethanesi Meryem Ana Kilisesinin bahçesini gezdik.

Rahatbatangiller Ohri’de

Avlusunda banklar var ve tepede olması dolayısıyla manzara tatmin edici. Karşı tepede Ohri Gölüne hakim bir ortaçağ yapısı, Çar Samuel Kalesi görünüyor.

İkinci uğrak yerimiz Ohri Antik Tiyatrosu oldu. M.Ö. 2. YY’da Helenistik dönemin karakteristiğine uygun olarak inşa edilmiş, sonra Roma İmparatorluğunun bölgeyi işgal etmesiyle ihtiyaca binaen daha da genişletilmiş.

Buradan sonra ihtiyaç molası sonrası birbirini kaybetmiş olarak iki gruba ayrılmış vaziyette dolaştık.

Herşey burda başladı 🙂

Bir kısmımız Ohri Ali Paşa Camiinde namaz ve dinlenme ile meşgulken, bir kısmımız da güneşin alnında “burda ne varmış, şurası ne güzelmiş“ şeklinde keşifteydi.

Hizmette sınır yok

Keşif ekibi susuzluktan dili dışarda Ayasofya kilisesini dolaştı. Yapı, Osmanlı imparatorluğunun şehri fethi ile camiye dönüştürülmüş ve kentin en büyük camiisi olarak anılmış. Yugoslav idaresine geçtikten sonra ise, freskler tekrar meydana çıkarılarak kiliseye çevrilmiş. Sahilinde de kısa bir tur attıktan sonra dönüp dolaşıp başlangıç noktamız olan Meryem Ana Kilisesinin orda bulduk birbirimizi.

Arabaya atlayıp doğruca Ohri Ali Paşa camiine gidip namaz kıldık. 1573’lerde inşa edildiği düşünülen cami, 1912’de Balkan Savaşları sırasında yapılan bombardımanlar sonucunda yıkılmış. 2019 senesinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından restore edilip ibadete açılmış.

Namazdan sonra eski çarşıdaki bir döviz bürosundan Makedon Dinarı edinip doğru dondurmacıya gittik. Nocciolino İtalian adlı dükkandan yalamalık dondurmalarımızı alıp biraz serinledik.

Enişte nerede dondurma yiyceeeez 🙂

Mağaza vitrinlerindeki meşhur Ohri incilerini seyrettik. Ohri gölünün kıyısında şehrin merkezinde çimlerin üzerinde biraz dinlendik.

Buralardan inci çıkarabilir miyiz acep?

Burada iki heykel dikkatimizi çekti. Biri elindeki haçı yukarı kaldırmış bir genç ki, her yıl Hz İsa’nın doğum yıldönümünde yaptıkları gölden haç çıkarma törenini simgeliyormuş. Diğer heykel ise elinde kitap olan ve Kril alfabesini yayan Aziz Naum anısına dikilmiş. Bu zat Ohrililer için epey önemli bir azizmiş. Kiril alfabesini bulan kardeşler Aziz Kiril ve Metodius da Ohri’de heykelleriyle yer edinmiş.

Ahanda bulduk eğlenceyi 🙂

Saat akşam yediye doğru evlere yerleşmek üzere hareket etmiştik ki, yöresel kıyafetli pek çok genç ilgimizi çekti. Meğer uluslararası halk festivaline denk gelmişiz. Yaklaşık bir saat pek çok ülkeden folklor ekibini seyrettik.

Nihayet saat dokuza doğru Sturuga’daki evlerimize yerleştik. Acilen ton balıklı turşulu sandviçlerimizi yiyip, olmazsa olmazımız çayımızı içip dinlenmeye geçtik.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir