Prag Yolcusu Kalmasın
6 Temmuz 2025, Turun 2. Günü
Bir önceki gün gidilen yolun bir benzeri bugün de alınacağından dolayı erkenden kalkıp yola revan olduk. Hedefimiz yaklaşık 800 km ötedeki Çekya’nın başkenti Prag’dı.

Yaklaşık 1 saatlik yolculuğun ardından Sırbistan-Macaristan sınırına ulaşmıştık bile.

Kahvaltılarımızı yapmadan, erkenden yola çıkıp, akşamdan hazırlanan sandviçlerimizi yolda midelerimize indirdik. Tabi ki atımızın da karnı da acıkmıştı.


Macaristan transit geçip ve Slovakya’yı da teğet geçtikten sonra yaklaşık 9 saatlik yolculuğun ardından Prag’a ulaştık.

Merhaba Prag
Prag’da bir gün geçirdikten sonra Berlin’e doğru hareket edeceğimizden, biraz dinlenip şehri keşfe koyulduk.
Berlin – Prag arası nispeten yakındı (350 km) ve Berlin’de iki gün kalacağımızdan , Prag’da gezebildiğimiz kadar gezip, kalan yerleri de ertesi gün dolaşacaktık.
Ocak ayındaki Almanya gezimizde edindiğimiz tecrübe bizi bu yolun daha mantıklı olacağına inandırmış olsa gerek aracımızı otelin otoparkına bırakıp, günlük biletimizi aldıktan sonra şehrin yolunu tuttuk.
Yazlık Saray (Queen Anne’s Summer Palace)
Şehre girer girmez bizi karşılayan ilk durak, Kral I. Ferdinand’ın eşi Anne için 1538’de yaptırdığı bu zarif saraydı. Orta Avrupa’daki en saf Rönesans örneklerinden biri olan bu yapının bahçesinde biraz soluklandık. Binanın yanındaki o meşhur “Şarkı Söyleyen Fıskiye”den gelen su sesleri, yol yorgunluğumuzu alan ilk terapi oldu.

Sonrasında saraya komşu park yolundan kendimizi yokuş aşağı bıraktık.

Nehir kıyısına geldiğimizde bizi o muhteşem köprülerden ilki karşıladı. Her köprünün olmazsa olmazlarından kilitler yine karşımıza çıktı tabi, ee ne de olsa dilek tutulmalı. 🙂

Köprüler Şehri
Prag, Vltava Nehri‘nin iki yakasını birbirine bağlayan 30’dan fazla köprüye ev sahipliği yapar. Bu köprülerin her biri farklı bir mimari dönemi (Gotik, Barok, Art Nouveau ve modern) temsil ettiği için şehre muazzam bir silüet kazandırır. Biz de bu köprülerden en yaşlısı ile tanışmak için indik Vltava Nehrinin yanına.

Sonrasında nehrin karşısına geçip diğer hedeflerimize doğru biraz adımladık. Hem şehrin havasına girdik hem de uzun yolculukta uyuşan bacaklarımızı bir nebze de olsa açabildik.

Eski Şehir Köprü Kulesi (Old Town Bridge Tower)
Karl Köprüsü’nün Eski Şehir girişindeki bu görkemli kuleye ulaştığımızda, 14. yüzyıldan kalma gotik mimarinin ihtişamı bizi büyüledi. İmparator IV. Karl döneminde inşa edilen bu kule, o dönemde hem bir savunma kapısı hem de bir zafer takı olarak tasarlanmıştı. Altından geçerken Orta Çağ’ın o karanlık ruhunu hissetmemek imkansızdı.

Bir süre inceledikten sonra kalabalığın da etkisiyle Karl Köprüsüne sürükleniverdik.
Karl Köprüsü (Charles Bridge)
Prag’ın kalbi olan bu köprüde yürümek bambaşka bir keyifti. 1357 yılında temeli atılan ve 600 yılı aşkın süredir Vltava’nın üzerinde yükselen bu taş köprü, üzerindeki 30 barok heykelle adeta bir açık hava müzesi gibiydi. Henüz hava kararmamışken köprüden nehri izlemek, o uzun yolun tüm yorgunluğuna değdiğini kanıtlamıştı.

Köprüyü gezerken heykelin birindeki detay dikkatimizi çekti. Heykelin baş kahramanı Osmanlı Askeri gibi giyinmiş birisiydi sanki. Hemen gezi rehberimiz olan yapay zekanın da desteği ile heykele konu olan mekanın bir esir tüccarı tezgahı olduğunu öğrendik, ve bilin bakalım aziz (!) vatandaşlar köleleri kimin elinden kurtarıyor 🙂 Evet bildiniz… !

Seni gidi seni 🙂
Küçük Mahalle Köprü Kuleleri (Lesser Town Bridge Tower)
Köprünün sonuna geldiğimizde bizi bu asimetrik iki kule karşıladı. Alçak olan kule aslında 12. yüzyıldan kalma eski bir Romanesk yapıydı; yüksek olan ise karşı taraftaki kuleye uyum sağlaması için 15. yüzyılda inşa edilmişti. Bu iki dev kule arasından geçerek şehrin daha karakteristik olan Malá Strana bölgesine adım attık.

Tatlı Bir Mola
Köprüden çıkar çıkmaz, sağlı sollu her köşede turistlerin bir şeylerle ‘mücadele ettiğini’ fark ettik; aslında fark etmemek ne mümkün, herkesin elinde istisnasız aynı şey vardı! Sonradan adının Trdelník olduğunu öğrendiğimiz bu tatlı, mayalı hamurun silindir bir çubuğa sarılıp ateşte ağır ağır pişirilmesiyle hazırlanıyordu. Piştikten sonra üzerine serpilen toz şeker, tarçın ve dövülmüş ceviz karışımıyla o çıtır dokusuna kavuşuyordu.

Ancak işin zor kısmı servis edilişindeydi… Külah şeklindeki o sıcak hamurun içine meyve ve dondurmalar doluşunca, dondurmanın hızla erime potansiyeli tavan yapıyordu. Anladık ki bu lezzeti kazasız belasız yemek için epey bir peçete stoğuyla gezmek gerekiyormuş! Aslında Trdelník’in kökeni tam olarak Çekya değil, Macaristan/Transilvanya bölgesiymiş. Fakat Prag bu lezzeti o kadar güzel sahiplenmiş ki, her köşe başında bir fırın görmemek, o mis gibi tarçın kokusunu duymamak imkansız. Ekipte 3 çocuk ve tatlı seven bir baba olunca bizim de bu mücadeleye dahil olmamamız imkansızdı. 🙂 Mücadele tamamlandıktan sonra yürümeye devam ettik.
Malostranská / Malá Strana Bölgesi
Prag Kalesi’nin eteklerine yayılmış olan bu barok mahallede kısa bir keşfe çıktık. 17. yüzyıldan beri dokusunu koruyan dar sokaklarda yürüdük, meşhur Prag tramvaylarının çan seslerini dinledik. Burası, ertesi gün yapacağımız büyük keşif öncesi bize harika bir fragman sundu.

Günün Sonu: Ayaklarımıza yavaş yavaş kara sular inerken, Prag’ın meşhur tramvaylarından birine atlayıp otelimize döndük.
Yarın Berlin yolculuğu öncesi bizi bekleyen dopdolu bir Prag günü daha vardı…




















