Günlerden Berlin
8 Temmuz 2025, Turun 4. Günü
Bugün tamamen Berlin’i keşfetmeye odaklandığımız bir gün olacaktı. Gezilecek yerler listemiz kabarık, heyecanımız yüksek olduğu için erkenden kalktık.


Kahvaltı meselesini yolda çözmeye karar verip bir markete uğradık; aldığımız atıştırmalıkları uygun bir köşede hızlıca “mideye indirip” ilk hedefimize doğru yola koyulduk.


Berlin’de Teknoloji Molası : Deutsches Technikmuseum
Berlin’deki ilk durağımız olan Deutsches Technikmuseum, kapısından içeri girdiğiniz anda sizi zamanın ötesine taşıyan devasa bir kompleks.

1982 yılında eski bir demiryolu yük istasyonu ve antrepo sahası üzerine kurulan bu müze, bugün tam 25.000 metrekarelik bir alana yayılmış durumda. Binanın dış cephesinde asılı duran ve müzenin simgesi haline gelen o meşhur “Rosinenbomber” (Kuru Üzüm Bombardıman Uçağı), daha içeri girmeden sizi nasıl bir atmosferin beklediğinin sinyallerini veriyor.

Burası sadece mühendislik meraklıları için değil; radyodan televizyona, dev lokomotiflerden okyanusları aşan gemilere kadar insanlığın dünyayı nasıl değiştirdiğini görmek isteyen herkes için bir mabet niteliğinde. Özellikle çocuklar için hazırlanan interaktif alanlar sayesinde, teknolojinin o soğuk metalik yüzü burada eğlenceli bir keşif yolculuğuna dönüşüyor.
Biz de saat 11:30 sularında, internetten önceden aldığımız biletler sayesinde sıra beklemeden bu devasa dünyaya adımımızı attık. Girişte bizi karşılayan eski radyolar ve televizyonlar, iletişimin ne kadar kısa sürede ne kadar büyük bir yol kat ettiğini hatırlattı.

Engin Denizlerden Mavi Göklere
Gemicilik bölümünde, Detaylı gemi maketlerini inceledikten sonra gerçeklerinden bir kısmını, devasa gemi motorlarını ve teknolojilerini inceledik.


Çocuklar için hazırlanan interaktif yelkencilik alanı, bizim ekibin en çok vakit geçirdiği ve gemiciliği bizzat deneyimlediği yer oldu.

Ardından havacılık bölümüne geçtiğimizde ise adeta büyülenmiş gibiydik. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan kalma, gövdesindeki mermi izlerini bile görebileceğiniz gerçek uçaklar arasında yürümek, tarihin o gri sayfalarını canlandırdı.

Almanya’nın havacılıktaki mühendislik başarısına tanıklık etmek, onları yakından inceleyip onlara dokunmak, gerçekten etkileyiciydi.

Lokomotiflerin Gölgesinde Bir Öğle Molası
Havacılık bölümünden sonra sıra trenlere gelmişti.
Müzenin tren bölümü o kadar büyüktü ki, bir kısmı açık hava alanına taşıyordu.

Burası aslında eski bir demiryolu deposu üzerine kurulu. Bir kısmını gezdikten sonra açık hava bölümündeki yeşillik alanda, dün bitiremediğimiz o meşhur dev dönerlerimizin kalanlarını, Buharlı Lokomotifler döneminden kalan bu tarihi devlerin gölgesinde yedik.

Çocuklar müze bahçesindeki parkta enerjilerini atarken biz de biraz soluklandık. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bu müze, hakkıyla gezmek için en az iki tam günü hak ediyor. “Mutlaka tekrar gelinmeli” notunu aklımıza kazıyarak ikindiye doğru oradan ayrıldık.
Soğuk Savaş’ın İzinde: Checkpoint Charlie
“Süper güçlü” günlük biletlerimizin konforuyla otobüse atlayıp Checkpoint Charlie’ye geçtik.


Burası, Berlin Duvarı varken Doğu ve Batı arasındaki ana geçiş kapısıydı. Adındaki “C” (Charlie), NATO fonetik alfabesindeki üçüncü harfi temsil ediyor (Alpha ve Bravo kapılarından sonra). Şimdi turistlerin fotoğraf durağı olsa da, 1961’de Amerikan ve Sovyet tanklarının burada namlu namluya geldiği o gergin günleri düşününce insanın tüyleri hala diken diken oluyor.

Utanç Duvarı
Yürüyerek Berlin Duvarı’nın (Berliner Mauer) ayakta kalan nadir parçalarına ulaştık.

1961’den 1989’a kadar şehri 28 yıl boyunca ikiye bölen bu beton yığınının önünde dinlenirken, hemen yan taraftaki Topography of Terror müzesine de bir göz attık. Burası eskiden Gestapo ve SS karargahının bulunduğu yerdi; şimdi ise 2. Dünya Savaşı’nın karanlık yüzünü anlatan çarpıcı bir açık hava müzesi haline gelmiş.


Tarihin Kalbinde Bir Mola: Müzeler Adası ve Berlin Katedrali
Berlin sokaklarını adımlamaya devam ederken karşımıza çıkan o ihtişamlı silüet bizi kendine hayran bıraktı: Berlin Katedrali (Berliner Dom). Spree Nehri’nin ortasındaki bir adacık üzerine kurulu olan bu bölge, sadece katedralden ibaret değil; burası UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan meşhur Müzeler Adası (Museumsinsel).
Katedralin kendisi, 1905 yılında İmparator II. Wilhelm döneminde tamamlanmış, Prusya’nın gücünü ve Protestan inancını simgeleyen devasa bir Barok yapı. Kapıları biz vardığımızda kapandığı için içini gezemedik ama önündeki o geniş çimlerde oturup katedralin devasa kubbesini izlemek bile yorgunluğumuzu almaya yetti.

Hemen katedralin yanı başında ise Berlin’in en eski müzesi olan ve 1830’da kapılarını açan Altes Museum (Eski Müze) yükseliyordu.

Prusya’nın kültürel merkezi olarak tasarlanan bu meydan, kendimizi adeta bir açık hava müzesinde gibi hissettirdi. Akşamın serinliğinde, bu devasa sütunların ve tarihin gölgesinde bir süre dinlendikten sonra, modern dünyanın ritmine, meydandaki metro durağına doğru yürüyerek geri döndük.
Bir Günü Daha “Evimizde” Kapatıyoruz
Akşamın çökmesiyle birlikte metromuza atlayıp otelimize döndük. Kendi mutfağımızda hazırladığımız yemeğimizle karnımızı doyurduktan sonra günün en keyifli anı geldi:


Çay ve çekirdek eşliğinde yapılan o tatlı yorgunluk sohbeti… Berlin bizi yordu ama kalbimizde çok güzel izler bıraktı.




























































